İran’da protestolar ülkeyi sardı

İran yine manşetlerde. Çöken para birimi ve %72’ye varan gıda enflasyonunun tetiklediği ekonomik kriz, Tahran’dan Meşhed’e kadar yüzlerce şehirde halkı sokaklara döktü. Uluslararası medya, son yılların en büyük rejim karşıtı gösterilerini haber yapıyor. Ancak bu kitlesel protestolar, sadece anlık bir öfke patlaması değil. Bugün İran’da yaşananları ve ülkenin geleceğini anlamak için manşetlerin ötesine geçip çelişkilerle dolu, döngüsel tarihine daha yakından bakmak gerekiyor. İran hakkındaki yaygın kanıları sorgulayan bu beş şaşırtıcı gerçek, ülkenin karmaşık siyasi dokusunu çözmek için bir anahtar sunuyor.

1. Modernleşme, Devrimi Tetikledi

Tarihin en büyük ironilerinden biri, 1963’te Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin başlattığı “Beyaz Devrim”in, kendi sonunu hazırlayan devrimi ateşlemesidir. Şah’ın bu kapsamlı reform paketinin hedefleri kağıt üzerinde oldukça ilericiydi:

  • Köylüleri toprak sahibi yapan kapsamlı bir toprak reformu.
  • Kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması.
  • Askerlik hizmetini köy okullarında öğretmenlik yaparak tamamlama imkanı sunan “Okuma-Yazma Ordusu”nun kurulması.
  • Devlet fabrikalarının özelleştirilmesi ve işçilere kar payı dağıtılması.
  • Ormanların ve meraların millileştirilmesi.

Ancak bu agresif modernleşme hamlesi, tam tersi bir sonuç doğurdu. Reformlar, geleneksel güç merkezleri olan ruhban sınıfının (Ulema) ve esnafın (Bazaaris) sosyo-ekonomik ve politik gücünü baltaladı. Şah’ın baskıcı ve merkeziyetçi yönetimi ise bu reformları destekleyecek ve rejime payanda olacak bağımsız bir sivil toplumun (siyasi partiler, sendikalar, özgür basın) gelişmesini engelledi. Böylece Şah, ülkeyi modernleştirme hedefiyle attığı adımlarla, ironik bir şekilde, rejiminin meşruiyet zeminini aşındıran toplumsal güçleri harekete geçirmiş oldu. Bu modernleşme hamlesinin yarattığı toplumsal çalkantı, İran’daki protesto kültürünün temel bir dinamiğini de ortaya koydu: “yükselen beklentiler” döngüsü.

2. Protestolar Bir ‘Yükselen Beklentiler’ Döngüsüdür

İran’daki protesto kültürünü anlamak için temel bir teoriyi bilmek gerekir: James Davies’in “J-eğrisi” hipotezi. Bu teoriye göre devrimler, durumun sürekli kötüye gittiği zamanlarda değil, tam tersine, uzun bir refah ve beklenti artışı dönemini, ani ve sert bir gerilemenin takip ettiği anlarda patlak verir.

1979 Devrimi, bu teorinin kusursuz bir örneğiydi. Beyaz Devrim’in getirdiği ekonomik büyüme ve petrol gelirlerindeki artış, halkın beklentilerini yükseltti. Ancak 70’lerin ortalarında başlayan ekonomik daralma, bu beklentilerle gerçeklik arasındaki uçurumu dayanılmaz hale getirdi ve devrime giden yolu açtı. Bugün yaşananlar da benzer tarihsel paralellikler taşıyor. Güncel protestolar, çöken para birimi ve %72’ye ulaşan gıda enflasyonu gibi somut ekonomik şoklarla tetiklenmiştir. Bu durum, J-eğrisi teorisinin tarif ettiği “ani ve sert gerileme”nin ta kendisidir. Ancak ekonomik hoşnutsuzluk, yalnızca bir muhalefet tarafından siyasallaştırıldığında devrimci bir potansiyel kazanır. Tıpkı 1979’da ruhban sınıfının ekonomik hoşnutsuzluğu siyasi bir hedefe yönlendirmesi gibi, bugünkü protestoların kaderi de bu öfkenin organize bir siyasi güce dönüşüp dönüşemeyeceğine bağlıdır.

3. Mollaların Düşüşü, Demokrasi Anlamına Gelmeyebilir

Batı’da yaygın olan “baskıcı bir rejim devrildiğinde yerine demokrasi gelir” varsayımı, tarihsel gerçeklerle sık sık çelişir. Carnegie Endowment for International Peace uzmanı Karim Sadjadpour’un da belirttiği gibi, otoriter rejimlerden sonra genellikle başka bir otoriter rejim iktidara gelir. İran’ın geleceği için de demokratik bir geçiş, birçok olası senaryodan sadece biridir.

Sadjadpour, mevcut rejimin çökmesi durumunda İran için beş muhtemel gelecek öngörüyor:

Rusya Modeli: Milliyetçi bir diktatörün ortaya çıkması (yani, meşruiyetini dinden değil, ulusal gurur ve dış düşman anlatısından alan bir lider).

Çin Modeli: Rejimin devrimci ideolojiden vazgeçip meşruiyetini ekonomik büyümeden alan pragmatik bir otokrasiye evrilmesi.

Pakistan Modeli: Bir askeri cunta (yani, ruhban sınıfının sembolik otoritesinin yerini ordunun fiili kontrolünün alması).

Kuzey Kore Modeli: Rejimin ideolojiye, izolasyona ve baskıya daha da sarıldığı, totaliter kontrolle ayakta kalan bir yapı.

Türkiye Modeli: Milliyetçilik ve dini sembolizmi harmanlayan popülist liderlerin ortaya çıktığı, ancak liberal demokrasiden çok gayri-liberal otoriterliğe kayma riski taşıyan bir sistem.

Bugünkü tabloda, rejimin çökmesi durumunda oluşacak güç boşluğunu doldurmaya en hazır yapı, dağınık demokratik muhalefet değil, ülkenin ekonomisine ve güvenlik aygıtına hakim olan Devrim Muhafızları’dır. Sadjadpour, Devrim Muhafızları tarafından sekiz yıl rehin tutulan Siamak Namazi’nin şu çarpıcı gözlemine atıfta bulunur:

“İran bugün, en yüksek sadakati millete, dine veya ideolojiye değil, kişisel zenginleşmeye olan, Devrim Muhafızları ve mezunlarının egemen olduğu rakip mafyaların bir toplamıdır.”

4. Monarşinin Hayaleti: Geri Dönüş Neden Bu Kadar Karmaşık?

Güncel protestolarda sıkça duyulan “Yaşasın Şah” ve “Pehlevi geri dönecek” gibi sloganlar, monarşinin yeniden tesisi için güçlü bir halk desteği olduğu izlenimini yaratabilir. Ancak bu, resmin sadece bir parçasıdır. Sürgündeki eski veliaht Prens Rıza Pehlevi’nin bir muhalefete liderlik etmesi, birçok zorlukla karşı karşıyadır.

İlk olarak, sürgünden bir monarşiyi yeniden kurmak son derece zordur. Daha da önemlisi, monarşi yanlısı hareketin kendi içinde derin bir bölünme bulunmaktadır. Rıza Pehlevi, defalarca amacının demokratik bir geçişe yardımcı olmak ve halk tarafından seçilirse anayasal bir monark olarak hizmet etmek olduğunu belirtmiştir. Ancak onu en tutkulu şekilde destekleyenlerin bir kısmı, babasınınki gibi mutlak bir otokrasinin geri dönmesini arzulamaktadır. Bu temel gerilim, hareketin geniş tabanlı bir demokratik koalisyon kurmasını engellemektedir. Dolayısıyla, monarşiye dönüş, manşetlerde göründüğünden çok daha karmaşık ve belirsiz bir senaryodur.

5. Örgütlü Muhalefet Her Şeydir

Toplumsal hoşnutsuzluk ve kitlesel protestolar, bir rejimi devirmek için gerekli ancak yeterli değildir. Tarih, bu gerçeğin en net kanıtıdır. 1979’da Şah’ın devrilmesinin ardındaki kilit faktör, sokağa dökülen milyonlar kadar, bu kalabalıkları yönlendirecek bir yapının varlığıydı. O yapı, ruhban sınıfıydı: “oldukça organize bir rakip elit.” Bu yapı, Humeyni’nin karizmatik liderliğini, Şiiliğin çekici ideolojisini ve 80.000’den fazla cami ve dini merkezden oluşan benzersiz bir kitle iletişim ağını bir araya getiriyordu.

Bugün ise durum farklı. İran halkı arasında rejime karşı derin bir hoşnutsuzluk var, ancak bu hoşnutsuzluğu somut bir siyasi güce dönüştürecek organize bir demokratik muhalefet bulunmuyor. Buna karşılık, Devrim Muhafızları gibi otokratik güçler, hem askeri hem de ekonomik olarak çok daha organize durumdalar. Sonuç olarak, bir rejim çöktüğünde asıl belirleyici olan, sokağa kaç kişinin döküldüğü değil, oluşan güç boşluğunu kimin dolduracağıdır. Ve bu yarışı kazanmak için örgütlü olmak her şeyden önemlidir.

Sonuç: Tarih Tekerrür Etmek Zorunda Mı?

İran siyaseti, modernleşmenin devrimi tetiklediği, refahın isyana yol açtığı ve rejimin çöküşünün demokrasiyi garanti etmediği paradokslarla dolu, karmaşık bir yapıya sahiptir. Manşetlerdeki öfke dalgaları, ülkenin onlarca yıldır içinde bulunduğu döngüsel bir krizin sadece son perdesidir. Bu beş nokta, olayları anlık gelişmelerin ötesinde, tarihsel bir derinlikle okumak için bir çerçeve sunmaktadır. Önümüzdeki en kritik soru ise şudur: İran halkının bugünkü direnişi, ülkeyi on yıllardır esir alan ‘yükselen beklentiler ve ani çöküş’ döngüsünü kırabilecek mi, yoksa örgütlü bir alternatifin yokluğunda, tarih tekerrür edip bir otokrasi yerini bir başkasına mı bırakacak?

Yorum bırakın