Büyük Çatlak: Grönland Krizi Batı İttifakını Bitirir mi?

Kamuoyu hafızasında NATO, dış tehditlere karşı yekvücut olmuş, sarsılmaz bir kaledir. Ancak bu granit imajın arkasında, ittifakı temelinden sarsan, en kilit üyeleri arasında yaşanan ve neredeyse bir iç savaş provasına dönüşen ihanetler, stratejik sabotajlar ve varoluşsal krizler yatmaktadır. Bu yazı, NATO’nun dokunulmazlık zırhını delerek, ittifakın tarihini şekillendiren en şok edici ve gözden kaçan gerçekleri gün yüzüne çıkaracak.

——————————————————————————–

1. NATO’nun En Büyük Tehditleri Genellikle Dışarıdan Değil, İçeriden Geldi

NATO’nun kolektif savunma misyonu, ulusal çıkarlar çatıştığında her zaman birliği garanti edememiştir. Tarih, ittifakın en büyük kırılmalarının genellikle kendi üyeleri arasındaki derin anlaşmazlıklardan kaynaklandığını defalarca göstermiştir.

  • Süveyş Krizi (1956): Bu olay, bir ittifak içi çatışmadan çok, açık bir ihanet anıydı. İki kilit NATO üyesi olan İngiltere ve Fransa, ittifakın lideri ABD’nin şiddetle karşı çıkmasına rağmen Mısır’a askeri bir operasyon düzenlemek için İsrail ile birlikte gizli bir plan yaptı. “Sevr Protokolü” olarak bilinen bu gizli anlaşma, NATO’nun üç nükleer gücünün birbirine taban tabana zıt, hatta birinin gizlice diğerinin aleyhine çalıştığı bir an olarak tarihe geçti. ABD’nin ezici diplomatik ve finansal baskısı operasyonu durdurduğunda, ittifakın kalbindeki derin çatlaklar ve güvensizlik tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı.
  • Yunanistan-Türkiye Gerilimleri: Süveyş Krizi büyük güçler arasında yüksek riskli bir çarpışma iken, ittifakın güneydoğu kanadında çok daha kalıcı bir fay hattı oluşuyordu. 1952’de ittifaka birlikte katılan Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs ve Ege Denizi’ndeki egemenlik anlaşmazlıkları nedeniyle on yıllardır savaşın eşiğinde yaşadılar. 1974’te Türkiye’nin Yunanistan destekli bir darbeye yanıt olarak Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunması, iki NATO üyesini sıcak çatışmanın eşiğine getirdi. Bu kriz, NATO’nun kendi ailesini denetlemedeki ve üyeleri arasındaki bir çatışmayı önlemedeki aczini gözler önüne serdi.
  • ABD’nin Tek Taraflı Eylemleri: İttifakın lideri olan ABD’nin zaman zaman müttefiklerine danışmadan hareket etmesi, koordinasyon eksikliklerini ortaya koymuştur. Örneğin, 1983’te ABD’nin Grenada’yı işgali, başta İngiltere ve Kanada olmak üzere müttefiklere önceden haber verilmeksizin gerçekleştirildi. Benzer şekilde, 1986’da Libya’ya düzenlenen hava saldırıları sırasında Fransa ve İspanya gibi kilit NATO üyeleri, Amerikan uçaklarına hava sahalarını kullanma izni vermeyi reddetti. Bu olaylar, ittifak dayanışmasının ulusal egemenlik kaygılarıyla nasıl kolayca kırılabileceğini gösteren çarpıcı örneklerdir.

Bunlar münferit olaylar değil, NATO içinde tekrarlanan temel bir gerilimin belirtileriydi: kolektif güvenlik zorunluluğu ile ulusal çıkarların ham ve boyun eğmez ağırlığı arasındaki çatışma. Süveyş’i körükleyen post-kolonyal hırslardan, Amerikan tek taraflılığını besleyen egemenlik gururuna kadar bu krizler, NATO’nun en büyük savaşlarının genellikle kendi içinde verildiğini ortaya koymaktadır.

——————————————————————————–

2. Fransa’nın 1966’daki “Ayrılığı” Bir Gecede Olmadı ve Tam Bir Kopuş Değildi

Fransa’nın 1966’da NATO’nun entegre askeri komuta yapısından çekilmesi, genellikle ani bir öfke patlaması olarak görülse de, aslında General Charles de Gaulle’ün uzun vadeli stratejik vizyonunun bir sonucuydu. De Gaulle’ün eylemleri Fransız gururundan daha derin bir felsefeye dayanıyordu; onun uluslararası ilişkilere bakışı, ideolojiden arınmış, egemen devletler arasında yürütülen 18. yüzyıl tarzı bir güç mücadelesiydi.

  • De Gaulle’ün “Grandeur” (İhtişam) Vizyonu: De Gaulle, devletlerin coğrafi ve tarihsel konumlarından kaynaklanan kalıcı ulusal çıkarlara göre hareket ettiğine inanıyordu. Onun mistik “grandeur” (ihtişam) kavramı, Fransa’nın ABD egemenliğindeki bir yapıda ikincil bir rol oynamasını reddediyordu. Ona göre Fransa’nın kendi kaderini tayin etme ve küresel bir güç olarak tanınma hakkı vardı.
  • Üçlü Yönetim Teklifi (1958): De Gaulle, iktidara döndükten kısa bir süre sonra, Eylül 1958’de ABD ve İngiltere’ye, NATO’nun küresel stratejisini yönetecek ve nükleer silahların kullanımına karar verecek üç üyeli (Fransa, ABD, İngiltere) bir direktörlük kurulmasını teklif etti. ABD’nin nükleer cephaneliği üzerindeki otoritesini paylaşmayı reddetmesi, de Gaulle’ün Fransa’nın kendi bağımsız yolunu çizmesi gerektiği yönündeki inancını pekiştirdi.
  • Kademeli Çekilme: 1966’daki nihai karar, bir dizi kademeli adımın doruk noktasıydı. Fransa, 1959’da Akdeniz filosunu, 1963’te ise Atlantik ve Manş filolarını NATO komutasından çekti. Bu adımlar, Fransa’nın askeri entegrasyona olan bağlılığını yavaş yavaş azalttığını ve nihai çekilmenin habercisi olduğunu gösteriyordu.
  • Önemli Bir Ayrıntı: En kritik nokta, Fransa’nın NATO’nun askeri yapısından çekilmesine rağmen, Atlantik Antlaşması’nın siyasi bir üyesi olarak kalmaya devam etmesidir. Bu bir “boşanma” değil, ilişkileri yeniden tanımlama hamlesiydi. Nitekim Fransa, 2009 yılında askeri kanada tam olarak geri döndü. Bu durum, de Gaulle’ün hamlesinin ittifakı yok etmekten ziyade, Fransa’nın egemenliğini ve stratejik özerkliğini yeniden tesis etmeyi amaçladığını göstermektedir.

——————————————————————————–

3. ABD, Grönland’ı Satın Almayı Defalarca Denedi: Bir Keresinde 100 Milyon Dolarlık Altın Teklif Etti

Donald Trump’ın Grönland’ı satın alma arzusu yeni bir fikir değil, ABD’nin bir asırdan uzun süredir devam eden stratejik bir takıntısının devamıdır. ABD, 1867 ve 1910’da nabız yokladıktan sonra, en ciddi ve şaşırtıcı teklifini Soğuk Savaş’ın hemen başında yapmıştır.

  • Gizli Teklif: 1946 yılında, ABD Dışişleri Bakanı James F. Byrnes, Danimarkalı mevkidaşı Gustav Rasmussen’e şok edici bir teklifte bulundu: Grönland için 100 milyon dolar değerinde altın külçesi. Bu teklif, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı kutup rotası üzerindeki stratejik konumu nedeniyle adayı “hayati” olarak görmesinden kaynaklanıyordu. Hatta Amerikalılar, Danimarka’nın reddetmesi durumunda Point Barrow, Alaska’da bir arazi takası gibi alternatif bir teklif dahi hazırlamıştı. Washington için Grönland, Kuzey Amerika’nın savunmasında vazgeçilmez bir ileri karakol ve potansiyel bir “sabit uçak gemisi” idi.
  • Danimarka’nın Reddi: Bu teklif, iki müttefik arasındaki dünya görüşü farkını ortaya koydu. ABD stratejik bir varlık görürken, Danimarka ulusal kimliğinin bir parçasını görüyordu. Danimarka Dışişleri Bakanı Rasmussen, şaşkınlıkla, “[Amerika’ya] çok şey borçlu olsak da, onlara Grönland adasının tamamını borçlu olduğumuzu hissetmiyorum” diyerek teklifi reddetti. Danimarka için Grönland, satılabilecek bir mülk değil, Viking tarihinin ve ulusal kimliğin ayrılmaz bir parçasıydı. Bu olay, iki müttefik arasındaki farklı bakış açılarını ve Grönland’ın stratejik değerinin ne kadar derin olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

——————————————————————————–

4. Günümüzde Bir Grönland Anlaşmazlığı NATO’yu Gerçekten Yıkabilir

Tarihsel arka plan, bugün iki NATO kurucu üyesi arasında varoluşsal bir krize dönüşme potansiyeli taşıyan modern bir gerilime zemin hazırladı. Donald Trump’ın başkanlık dönemlerinde Grönland’ı satın alma arzusunu yeniden canlandırması, ittifakın temelini sarsan bir dizi olayı tetikledi.

  • Modern Kriz ve Tehditler: Trump, Grönland’ın “ulusal güvenlik için mutlak bir zorunluluk” olduğunu ilan ettiğinde, Danimarka ve diğer yedi Avrupa ülkesi (Norveç, İsveç, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda ve Finlandiya) Grönland’daki askeri tatbikatlara katılım kararıyla karşılık verdi. Trump’ın yanıtı ise bu ülkelere yüzde 25’e varan gümrük vergileri getirme tehdidi oldu.
  • Tepkiler ve Avrupa’nın Endişesi: Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, satın alma fikrini “saçma” olarak nitelendirdi ve daha da ileri giderek, adanın zorla alınmasının NATO’nun sonu anlamına geleceği konusunda net bir uyarıda bulundu. Avrupa Birliği liderleri, bu tür adımların “tehlikeli bir sarmala” yol açacağı uyarısında bulundu. Bu kriz sadece diplomatik bir anlaşmazlık değildi; sözde ortak değerler üzerine kurulu bir ittifaka zorlayıcı, işlemsel bir mantık ithal etme tehdidi taşıyordu. Bu durum, Avrupalı stratejik çevrelerde “zorbaların anladığı dilin zorbalık olduğu” ve Avrupa’nın da kendi liderine karşı sert oynaması gerekebileceği fikrinin güçlenmesine yol açtı.

——————————————————————————–

5. NATO’nun En Başarılı Anı: Askeri Güç ve Diplomasinin Birleştiği “Çift Kulvar” Kararı

NATO’nun tarihi iç çekişmelerle dolu olsa da, ortak bir tehdit karşısında nasıl kenetlenebildiğini ve askeri gücü incelikli bir diplomasiyle nasıl dengeleyebildiğini gösteren anlar da mevcuttur. Bu anların belki de en önemlisi, 1970’lerin sonundaki “Euromissile Krizi” sırasında alınan “Çift Kulvar Kararı”dır.

  • Stratejik Şok: 1970’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nin, Batı Avrupa’daki şehirleri doğrudan hedef alabilen, mobil ve son derece isabetli SS-20 nükleer füzelerini konuşlandırması, NATO için büyük bir stratejik şok yarattı. Bu hamle, Avrupa’daki askeri dengeyi Sovyetler lehine bozma potansiyeli taşıyordu.
  • Çift Kulvar Kararı (1979): NATO’nun bu varoluşsal tehdide yanıtı, tek boyutlu bir askeri karşılıktan çok daha karmaşık ve stratejik oldu. 1979’da ittifak, “Çift Kulvar Kararı” olarak bilinen bir stratejiyi benimsedi. Bu stratejinin birinci kulvarı askeri caydırıcılıktı: ABD’nin, Sovyet füzelerine karşılık olarak Avrupa’ya Pershing II ve seyir füzeleri yerleştirmesi kararlaştırıldı. İkinci kulvar ise diplomasiydi: NATO, füze yerleştirme hazırlıkları devam ederken, Sovyetler Birliği ile bu füzelerin karşılıklı olarak sınırlandırılması veya tamamen ortadan kaldırılması için silah kontrolü müzakereleri yürütmeyi teklif etti.
  • Yansıma: Bu çift yönlü yaklaşım, NATO’nun en karmaşık tehditlere bile bütüncül bir yanıt verebildiğini gösteren bir ustalık dersiydi. Bir yandan askeri gücünü masaya koyarak pazarlık pozisyonunu güçlendirirken, diğer yandan diplomatik bir çözüm arayışını sürdürdü. Bu stratejinin nihai zaferi, 1987’de imzalanan ve Avrupa’daki bütün bir nükleer silah sınıfını ortadan kaldıran Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler (INF) Antlaşması oldu. Bu olay, NATO’nun iç anlaşmazlıklarına rağmen, ortak bir tehdit karşısında stratejik bir vizyonla hareket edebildiğinin en parlak kanıtlarından biri olarak tarihe geçti.

——————————————————————————–

NATO’nun tarihi, dışarıdan görünen sarsılmaz birlik imajının aksine, üyeleri arasındaki derin anlaşmazlıklar ve varoluşsal krizlerle dolu çalkantılı bir yolculuktur. Süveyş’teki ihanetten Fransa’nın askeri kanattan ayrılmasına, Yunanistan-Türkiye geriliminden günümüzdeki Grönland anlaşmazlığına kadar ittifak, defalarca kendi iç dinamikleri tarafından en zorlu sınavlara tabi tutulmuştur. Ancak “Çift Kulvar Kararı” gibi anlar, ittifakın en zorlu zamanlarda bile ortak bir tehdit karşısında stratejik bir bütünlük sergileyebildiğini ve dayanıklılığını kanıtladığını göstermiştir.

Geçmişte kendi içindeki en derin fırtınaları bile aşmayı başaran ittifak, bugün benzeri görülmemiş meydan okumalarla yüzleşiyor. Bu durum, acil ve hayati bir soruyu gündeme getiriyor: Tarih boyunca sayısız iç fırtınayı atlatan NATO, günümüzün benzeri görülmemiş meydan okumaları karşısında aynı dayanıklılığı gösterebilecek mi?

Yorum bırakın