Demokrasi Maskesi Düştü mü? Daron Acemoğlu Gözünden Maduro Olayı

Bir Diktatörün Devrilişi Bize Küresel Güç Hakkında Ne Anlatıyor?

Trump yönetiminin Venezüella Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu varsayımsal olarak yakalaması, uluslararası hukuk ve küresel düzen için bir dönüm noktası teşkil ediyor. Elbette bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin başka bir ülkenin iç işlerine ilk müdahalesi değil. Ancak bu müdahale, öncekilerden farklı hissettiriyor ve küresel düzendeki derin değişimleri açığa çıkarıyor. Bu olay, manşetlerin ötesinde, uluslararası politikanın temel dinamiklerinin nasıl geri dönülmez bir şekilde değiştiğini ve geleceğin belirsizliğini gözler önüne seriyor.

1. “Demokrasiyi Savunmak” Yanılsamasından “Çıplak Çıkar” Gerçeğine

Geçmişteki ABD müdahaleleri ile Maduro’nun varsayımsal olarak yakalanması arasındaki en temel fark, eylemin gerekçelendirilme biçimidir. Soğuk Savaş döneminde, ABD’nin eylemleri ne kadar sinik ve reálpolitikten besleniyor olursa olsun, “demokrasiyi savunma” veya “kurallara dayalı bir düzeni” destekleme gibi bir meşruiyet cilası taşıyordu. İran’dan Musaddık’ın devrilmesi veya Şili’de Pinochet gibi diktatörlüklere verilen destek bu duruma örnektir. Hatta bu dönemin sonlarına doğru Panama’dan Noriega’nın devrilmesi bile bu çerçevenin izlerini taşıyordu.

Ancak Trump dönemindeki bu hipotetik eylem, bu cilayı tamamen ortadan kaldırıyor. Trump’ın sık sık Venezüella petrolünden ve ABD şirketlerinin kazanacağı paradan bahsetmesi, bu operasyonun sıradan Venezüellalılara yardım etmekle ilgili olmadığını açıkça gösteriyor. Bu yorumu daha da güçlendiren ise yönetimin, geçmiş seçimlerde en çok halk desteğini alan muhalif politikacılar yerine Maduro’nun kendi başkan yardımcısı Delcy Rodríguez’e geçici destek vermesidir. Amaç, tamamen ABD’nin ve Amerikan şirketlerinin çıkarlarını korumaktır. Bir ülkenin halkının yaşamını iyileştirme argümanından tamamen vazgeçildiğinde ve geriye yalnızca finansal güdüler kaldığında, eylem her türlü ahlaki temelden yoksun kalır. Bu ahlaki meşruiyetin ortadan kalkması, gücü denetleyecek mekanizmaların önemini daha da artırıyor. Ancak ironik bir şekilde, bu denetim mekanizmalarının en önemlisi hiçbir zaman uluslararası hukuk olmadı.

2. Asıl Denetim Mekanizması Uluslararası Hukuk Değil, ABD’nin Kendi Kurumlarıydı

Geçmişte ABD başkanlarının dış müdahalelerdeki gücünü denetleyen en önemli mekanizma, ABD’nin kendi sağlam kurumlarıydı. Bunun en çarpıcı örneği, 1975’te Senato tarafından yürütülen ve CIA’in yasa dışı faaliyetlerini araştıran ünlü Church Komitesi soruşturmalarıdır. O dönemde ABD kurumları ve siyasi normları bugünkünden çok daha güçlü olduğu için, kongre denetimi engellenemedi ve CIA, en azından bir süreliğine, dizginlendi. Kendi iç denetim mekanizmaları zayıflayan bir gücün, dışarıya karşı “demokrasi savunuculuğu” maskesini daha fazla taşıması zaten beklenemezdi.

Bugün ise ABD kurumları “çok daha zayıf ve daha az demokratik” bir hale gelmiştir. Bu durum, liderleri yasa dışı eylemlerinden dolayı sorumlu tutmayı neredeyse imkansız kılıyor. Bu durumun en sarsıcı sonucu, bir ülkenin iç demokrasisindeki erozyonun küresel anarşiyi nasıl körüklediğini göstermesidir.

3. “Kurallara Dayalı Düzen” Zaten Hep ABD’nin Kuralları Anlamına Geliyordu

Sıkça duyduğumuz “kurallara dayalı düzen” ifadesi, aslında kuralların dünyanın hegemon gücü olarak “ABD tarafından belirlendiği ve büyük ölçüde uygulandığı” bir sistemi ima ediyordu. Ancak bu eski denge artık sürdürülebilir değil. Bunun iki temel nedeni var:

  1. ABD’nin yumuşak gücü son yıllarda, özellikle de Trump sahneye çıktıktan sonra, önemli ölçüde azaldı.
  2. Çin, ekonomik, askeri ve teknolojik olarak güvenilir bir rakip olarak ortaya çıktı.

Bu, eski dönemin sona erdiği ve küresel yönetişim için eskiye dönmek yerine tamamen yeni bir yaklaşımın gerektiği anlamına geliyor. Bu düzenin yıkılışı, bizi temel bir soruyla baş başa bırakıyor: Peki yerine ne koyacağız?

4. Gelecek İçin Radikal Bir Fikir: Önce Meşruiyeti Varsaymak

Bu yeni düzenin temeli ne olabilir? Filozof Michael Walzer, neredeyse yarım asır önce, bugünün kaosu için yazılmış gibi duran radikal bir başlangıç noktası önermişti: Uluslararası ilişkiler, her devletin yöneticisinin “meşru” olduğu varsayımıyla başlamalıdır.

“…bir halkın kendi hükümetine katlanıyor olması ve bu hükümetin ülkenin kendi tarihinden ve kültüründen doğmuş olması, dışarıdakilerin ‘toplum ile hükümeti arasında belirli bir ‘uyum’ olduğu’ varsayımına yol açmalıdır.”

Elbette bu varsayımın, bir hükümetin kendi halkına karşı soykırım yapması gibi durumlarda, geçerli olmayacağı açıktır. Ancak kilit nokta, bu varsayımı geçersiz kılmak için çıtanın çok yüksek tutulması gerektiğidir. Dahası, bir hükümetin meşruiyetini kaybettiği sonucuna varma süreci tek taraflı değil, çok taraflı olmalıdır. Bir hükümetin meşruiyetini yargılayan kurum ile bu yargı sonucunda harekete geçen kurum birbirinden ayrı olmalıdır. Böylece hiçbir kurum tek başına “savcı, yargıç ve cellat” rolünü üstlenemez. Bu görevi Birleşmiş Milletler’in yerine getirip getiremeyeceği tartışmalıdır ve belki de yeni bir uluslararası kuruma ihtiyaç duyulabilir.

Trump dönemi, aslında yeni bir gerçeklik yaratmadı; yalnızca ABD’nin tek taraflı olarak diğer hükümetleri yargıladığı ve onlara karşı harekete geçtiği bir sistemin “maskesini düşürdü”. Bu gerçekliği sınırlarına kadar zorlayarak, sistemin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. Artık maske düştüğüne göre, tek bir gücün keyfiyetine dayalı bu mirasın enkazı üzerinden, daha adil ve felsefi temelleri sağlam bir küresel düzeni nasıl inşa edeceğiz?

Yorum bırakın