İhanet mi, Reelpolitik mi? Başlangıcından bugüne Suriye’de ABD-SDG İlişkisi

Suriye’de 10 Yıllık Dengeler Bir Haftada Nasıl Değişti

Suriye’de Aralık 2024’te yaşananlar, on yılı aşkın bir iç savaşın ardından gelen en sarsıcı gelişme olarak görülüyordu. Beşar Esad rejiminin haftalar içinde çökmesi ve diktatörün Rusya’ya kaçması, Ortadoğu’daki vekil savaşları doktrininin sonunu ve yeni bir devlet-merkezli diplomasi döneminin başlangıcını haber veriyordu. Ancak asıl jeopolitik şok, bu zaferin gölgesinde, sadece bir ay sonra yaşanacaktı: ABD’nin on yıllık müttefiki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) bir haftadan kısa sürede tasfiye edilmesi.

Bu süreç, uluslararası ittifakların ne kadar kırılgan, pragmatik ve acımasız olabileceğini gözler önüne serdi. Suriye haritasını yeniden çizen bu hızlı çöküş, IŞİD’e karşı verilen mücadelenin, bölgesel özerklik hayallerinin ve büyük güçlerin stratejilerinin geleceği hakkında kritik soruları gündeme getirdi. İşte ABD-Kürt ittifakının çöküşünden çıkarılması gereken 5 şaşırtıcı gerçek.

1. “Demokratik Güçler” Aslında Bir Marka Değişikliğiydi

Pek çok kişi “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) isminin, Arap, Süryani, Türkmen ve Kürt unsurları barındıran çok etnikli bir koalisyonu yansıttığını düşünür. Bu kısmen doğru olsa da, ismin kökeni çok daha stratejik ve pragmatik bir nedene dayanıyor. 11 Ekim 2015’te kurulan yapı, özünde Kürt Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) tarafından domine ediliyordu. Ancak YPG’nin Türkiye tarafından PKK’nın bir uzantısı olarak görülmesi, ABD için ciddi bir diplomatik sorundu.

Çözüm, basit bir isim değişikliğiyle bulundu. Dönemin ABD Özel Operasyonlar Komutanı Raymond Thomas’ın da belirttiği gibi, bu bir “marka değişikliği” hamlesiydi. Thomas, YPG’ye ismini değiştirmeleri ve “demokratik” kelimesini eklemeleri gerektiğini söylediklerini açıkça ifade etmiştir. Amaç, Türkiye’nin PKK bağlantılarına yönelik endişelerini gidermek ve ABD’nin bu gruba askeri destek vermesini siyaseten mümkün kılmaktı.

YPG’nin ismine “demokratik” kelimesini ekleyerek bir marka değişikliğine gitmesinin, Türkiye’nin PKK ile olan bağlara yönelik endişelerini gidermek için gerekli bir adım olduğu.

Bu başlangıç, aslında ittifakın gelecekteki kaderini de özetliyordu. İlişki, derin bir stratejik ortaklıktan ziyade, IŞİD’le mücadele gibi ortak bir hedefe odaklanmış, “geçici, işlemsel ve taktiksel” bir zeminde yürüyordu. Markalaşma, temelde yatan jeopolitik gerilimleri çözmemiş, sadece ertelemişti.

2. Askeri Çöküş, Kültürel Hakları Getirdi: Suriye Kürtleri İçin Acı Bir Paradoks

Ocak 2026’daki çöküş, Suriye Kürtleri için on yıllık kazanımların askeri ve idari olarak tamamen yok olması anlamına geliyordu. 18 Ocak 2026’da imzalanan “Tam Entegrasyon Anlaşması” ile 100.000 kişilik SDG gücü tasfiye edildi. IŞİD’e karşı kanla kazanılan El-Ömer ve Koniko gibi zengin petrol sahaları, sınır kapıları ve havaalanları Şam’daki yeni hükümetin kontrolüne devredildi. Bu, askeri özerkliğin fiilen sonuydu.

Ancak tam da bu askeri hezimet yaşanırken, Şam’dan tarihi bir adım geldi. Yeni hükümet, SDG’nin Rakka’dan çekilmesinden sadece iki gün önce, 16 Ocak 2026’da 13 Sayılı Kararname’yi yayımladı. Bu, Şam’ın ustaca bir siyasi manevrasıydı: SDG’nin askeri tasfiyesini meşrulaştırmak ve Batı’ya ılımlı bir mesaj vermek için Kürt nüfusa kültürel tavizler sunan stratejik bir takas. Bu kararname, Suriye tarihinde Kürtlere tanınan en geniş kapsamlı hukuki ve kültürel hakları içeriyordu.

  • Resmi Tanınma: Kürtler, Suriye halkının “asli ve otantik bir parçası” olarak tanındı.
  • Dil Hakları: Kürtçe “ulusal dil” kabul edildi ve okullarda öğretilmesinin önü açıldı.
  • Vatandaşlık: 1962 nüfus sayımıyla on binlerce Kürdün elinden alınan vatandaşlık hakları iade edildi.
  • Kültürel Bayram: 21 Mart Nevruz Bayramı, ülke genelinde resmi ücretli tatil ilan edildi.

Bu durum, tam bir paradokstu. Kürtler, silahlı güçlerini ve toprak kontrolünü kaybettikleri hafta, kağıt üzerinde en büyük kültürel zaferlerini kazandılar. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (DAANES) ise bu gelişmeyi temkinli karşıladı ve bu hakların geçici bir kararname yerine kalıcı bir anayasa ile güvence altına alınması gerektiğini vurguladı. Askeri gücün kaybı, kültürel tanınmanın bedeli olmuştu.

3. On Yıllık Kazanım Bir Haftada Nasıl Yok Oldu: Çöküşün İnanılmaz Hızı

SDG’nin çöküşünün en çarpıcı yönü, hızı ve ölçeğiydi. On yıl boyunca ABD hava desteğiyle inşa edilen, Suriye’nin yaklaşık üçte birini ve enerji kaynaklarının %70’ini kontrol eden devasa yapı, bir haftadan biraz uzun bir sürede dağıldı. Bu hızlı çözülme, ani bir gelişme değil, Mart 2025’ten beri süregelen siyasi bir çıkmazın askeri sonucuydu. O tarihte başlayan entegrasyon müzakereleri, SDG’nin kendi komuta yapısını koruyarak “kolektif bir birim” olarak orduya katılma talebi ile Şam’ın savaşçıların “bireysel” olarak dağıtılması ısrarı arasında kilitlenmişti.

Bu siyasi tıkanıklık, Ocak 2026’da sahada askeri bir çözümü tetikledi. Olayların zaman çizelgesi, çöküşün ne kadar ani olduğunu ortaya koyuyor:

  • 6 Ocak 2026: Heyet Tahrir el-Şam (HTS) kökenli yeni Şam hükümetine bağlı güçler, Halep’in Kürt nüfuslu Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine operasyon başlattı.
  • 12 Ocak 2026: Ağır çatışmaların ardından ABD’den beklenen desteği alamayan SDG, Halep’ten çekilmek zorunda kaldı. Bu, domino etkisinin başlangıcıydı.
  • 17 Ocak 2026: Suriye ordusu, ülkenin en büyük barajı olan Tabqa (Fırat) Barajı’nı ve stratejik Tabqa şehrini ele geçirdi.
  • 18 Ocak 2026: SDG, IŞİD’in eski başkenti olan ve büyük bedellerle kurtardığı Rakka’dan çekildiğini duyurdu. Aynı günün akşamı Şam’da “Tam Entegrasyon Anlaşması” imzalandı.

Bu baş döndürücü çöküşün arkasındaki ana neden, ABD’nin tavrının netleşmesiydi. Washington, yeni Şam hükümetinin saldırılarına karşı herhangi bir hava veya siyasi destek sağlamayacağını açıkça belli etti. Bu mesaj, SDG saflarında derin bir moral bozukluğuna ve “terk edilme” hissine yol açtı. On yıllık müttefiklik, tek bir stratejik kararla sona ermişti.

4. “İhanet” mi, “Jeopolitik Zorunluluk” mu? Madalyonun İki Yüzü

ABD, Kürtleri “sattı” mı? Bu soru, sürecin en merkezi ve tartışmalı konusudur. Cevap, basit bir evet ya da hayırdan çok daha karmaşıktır ve madalyonun iki yüzüne de bakmayı gerektirir.

“Satılma” Tezi

Kürt kamuoyu ve pek çok Batılı gözlemci için yaşananlar açık bir ihanettir. Bu tezi destekleyen temel argümanlar şunlardır:

  • ABD, IŞİD’e karşı on yıl boyunca omuz omuza savaştığı ve bu uğurda 10.000’den fazla savaşçısını kaybeden bir müttefikini yalnız bıraktı.
  • Washington, SDG’nin askeri olarak tasfiye edilmesine ve düşman olarak gördüğü yapıların içine entegre edilmesine seyirci kalmakla kalmadı, bu sürece aktif olarak onay verdi.
  • ABD, yıllarca desteklediği “federal Suriye” söyleminden vazgeçerek, merkeziyetçi bir Şam modelini kabul etti ve Kürtlerin siyasi özerklik hedeflerini fiilen sona erdirdi.

“Jeopolitik Realizm” Tezi

Diğer yandan ABD’nin kararını reelpolitik penceresinden okuyanlar, bunun bir ihanet değil, değişen koşulların getirdiği stratejik bir zorunluluk olduğunu savunuyor:

  • ABD, Suriye’de hiçbir zaman bağımsız bir Kürt devleti vaadinde bulunmadı. İlişki en başından beri IŞİD’i yenme hedefine odaklı, “geçici, işlemsel ve taktiksel” olarak tanımlanmıştı.
  • Esad sonrası Şam’da ABD ile çalışmaya istekli, meşru bir “devlet ortağı” ortaya çıkmışken, devlet dışı bir “vekil güç” ile ortaklığı sürdürmek stratejik olarak mantıklı değildi.
  • Washington için NATO müttefiki Türkiye ile ilişkileri onarılamaz bir şekilde bozmak, Suriye’deki bir vekil gücü korumaktan daha büyük bir stratejik riskti.
  • ABD bölgeden basitçe çekilmedi; aksine, askeri entegrasyon karşılığında Kürtler için kültürel hakları (13 Sayılı Kararname) güvence altına alan nihai anlaşmaya arabuluculuk ederek bir “yumuşak iniş” senaryosu yönetti.

Sonuç olarak, yaşananlar basit bir ihanetten çok, bir “stratejik zorunluluk ve paradigmal bir değişim” olarak görülebilir. ABD, kendi çıkarları doğrultusunda Suriye politikasında köklü bir değişikliğe gitmiş, bu değişimin bedelini ise sahadaki müttefiki ödemiştir.

5. Suriye’nin Yeni Saatli Bombası: IŞİD Mahkumları Kime Emanet?

Suriye’deki yeni düzenin belki de en tehlikeli ve acil sorunu, SDG’nin yıllardır kontrol altında tuttuğu on binlerce IŞİD’li mahkum ve ailelerinin geleceğidir. Bu, sadece Suriye için değil, tüm dünya için bir saatli bombadır.

Rakamlar endişe vericidir: Gözaltı merkezlerinde yaklaşık 8.500 erkek IŞİD militanı (3.100’ü yabancı savaşçı) tutulmaktadır. Ayrıca El-Hol kampında yaklaşık 38.000, Roj kampında ise yaklaşık 2.500 kişi (çoğunluğu kadın ve çocuk) bulunmaktadır. Ocak 2026’daki askeri kargaşa sırasında, Şeddadi hapishanesinden 120 (bazı kaynaklara göre 1.500) IŞİD’li mahkumun kaçtığı rapor edilmiştir. Bu, yaşanabileceklerin sadece küçük bir fragmanıdır.

Bu son derece tehlikeli tesislerin kontrolünün, yıllardır bu konuda tecrübe kazanmış SDG güçlerinden, henüz kendini kanıtlamamış ve kapasitesi belirsiz olan yeni Şam yönetimine devredilmesi, devasa bir güvenlik boşluğu yaratmaktadır. Uluslararası toplum, yeni Suriye ordusunun bu devasa terör yükünü nasıl yöneteceği ve potansiyel bir IŞİD canlanmasının nasıl önleneceği konusunda derin endişeler taşımaktadır.

Sonuç: Belirsiz Bir Geleceğe Zorunlu Evrim

Suriye’de yaşananlar, uluslararası politikanın ne kadar pragmatik ve acımasız olabildiğini bir kez daha göstermiştir. On yıllık bir askeri ortaklık ve “de-facto” bir özerk yönetim, değişen jeopolitik çıkarlar doğrultusunda günler içinde yeni bir siyasi gerçekliğe dönüştürülebildi.

Suriye Kürtleri için bu süreç, silahlı özerklik mücadelesinden, anayasal vatandaşlık ve kültürel haklar mücadelesine doğru sancılı ve zorunlu bir evrimi ifade ediyor. ABD için ise Suriye dosyası, “terörle mücadele” ekseninden “bölgesel dengeleyicilik” paradigmasına doğru keskin bir makas değişikliği yaşamıştır. Suriye’nin birleşme yolunda olduğu söylense de, SDG’nin seküler savaşçılarının HTS kökenli yeni ordunun muhafazakar yapısına entegrasyonu gibi potansiyel ideolojik çatışmalar, bu birleşmenin kalıcılığı önünde ciddi bir risk oluşturmaktadır.

Askeri güçle korunamayan kağıt üzerindeki haklar, Suriye’nin çalkantılı geleceğinde ne kadar kalıcı olabilir?

Yorum bırakın